Dünya Covid-19 salgını ile mücadele ederken, hukuk dünyasına düşen bu salgının gün yüzüne çıkardığı problemler ve salgından sonraki dünyanın nasıl şekilleneceği üzerinde düşünmektir. Ancak bu şekilde geleceğin dünyası ile geleceğin hukuku arasındaki bağ sağlam bir şekilde kurulabilir.

Tarih boyunca büyük salgın hastalıkların köklü ekonomik, toplumsal ve siyasal değişimlere neden olan etkenler arasında olduğu bilinmektedir. Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgını sonrasında iş gücünün önemli oranda azalması neticesinde işçilerin emeğinin ücreti artmış, toplumun yoksul kesimlerinde ekonomik kalkınma başlamıştır. Refah seviyesindeki bu artış Avrupa’da rönesans ve reform hareketlerine ivme kazandıran önemli etkenlerden biri olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında baş gösteren İspanyol gribi salgınının ise savaşın bitişini hızlandırdığı, 1929 ekonomik buhranına giden yolda   yıkıcı sonuçlara sebebiyet verdiği bilinmektedir. Tıpkı bu örnekler gibi, Covid-19 salgının hem ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini hem de insan yaşamında yarattığı değişiklikleri düşündüğümüzde, bu salgının da radikal değişimleri beraberinde getireceğini öngörmek zor değildir.

Tarihsel belleğinin insanoğluna öğrettiği hakikatlerden biri kökten değişimlerin birden fazla sebebinin olduğudur. Bu çerçevede Covid-19 salgınından sonraki dünya tahlilleri mevcut politikaların yarattığı çıkmaz, devam eden savaşlar ve sanayileşmenin olumsuz etkilerinden biri olan iklim değişikliği gibi faktörlerle birlikte okunmalıdır. Covid-19 salgının yol açtığı krizin bu yüzyılda göreceğimiz son küresel kriz olmayacağı öngörülmektedir. Nitekim gerekli önlemler yeterince hızlı alınmadığı takdirde iklim değişikliğinin geri dönülemez bir hal alacağı ve şu anda yaşadığımızdan daha yıkıcı krizler yaşamamızın kaçınılmaz olacağı aşikârdır. Salgın sürecinde yaşanan sorunlar ve küresel kayıplar, daha büyük krizlerin mevcut yöntemlerle yönetilemeyeceği göstermektedir. Salgının getireceği değişimlerin bu tip küresel krizlerle mücadelede yeni yöntemlerin geliştirilmesi açısından zorunluluk haline geldiği açıktır. Üzerinde durulması gereken asıl nokta ise, bu değişimlerin hangi yönde olacağıdır.

Chomsky’ye[i] göre, Covid- 19 krizinin iyi yanı bize nasıl bir dünyada yaşamak istediğimiz üzerine düşünme fırsatı vermiş olmasıdır. Kanaatimizce, aynı zamanda nasıl bir dünyada yaşamamız gerekiyor sorusu da düşünülmelidir. İçinde bulunduğumuz durumda, bu soru yalnızca insanın özünde bulunduğunu varsaydığımız iyilik veya vicdan gibi erdemlere dayanılarak sorulmuş bir soru değil, aynı zamanda insanın en temel iç güdüsü olan hayatta kalma arzusuna ilişkin bir sorudur.

Salgından sonra dünyanın hangi yöne doğru gideceği henüz netlik kazanmasa da bu konuda pek çok farklı senaryo tartışılmaktadır. Bu senaryolar, otoriter devletlerin yükselmesi ve iyice yerleşmesi ile tüm insanların ihtiyaçlarına göre şekillenecek yönetimlerin kökten bir şekilde inşasına kadar olan iki uçta savrulmaktadır. Öncelikli olanın, insan yaşamı olduğunun ve ancak bu şekilde geri kalan her şeyin devam edebileceğinin bilincinde olan ve insan ihtiyaçlarını temel alan yönetimlerin ancak demokrasilerin güçlenmesi ile sağlanabileceğine inanmaktayız. Salgın süresince, devletin gerektiği takdirde özel sektöre müdahalelerde bulunduğunu gözlemlemekteyiz. Bununla birlikte bu tarz bir krizin getirdiği hayati derecede acil kitlesel ihtiyaçların ancak bu şekilde çözülebileceğini ve bu durumun uzun vadede herkesin yararına olduğunu da deneyimlemekteyiz.

Yaşadığımız süreç birçok ülkede, insan hakları hukukunun da yeniden ele alınmasına neden oldu. Amerika’da demokratlar, halkın bir kısmını sağlık hakkının her insanın sahip olduğu temel bir hak olduğuna ikna etmeye uğraşıyor. Butler[ii], Covid-19 krizine ilişkin yazısında neden sağlık hakkını devletin bir yükümlülüğü olarak görmüyoruz diye soruyor. Oysaki insan hakları teorisinin özünde yer alan devletin pozitif yükümlülüğü zaten devletin insan haklarını tanımakla kalmayıp aynı zamanda sağlamakla da yükümlü olduğuna ilişkindir.

Agamben[iii] ise virüsün bu denli müdahaleyi gerektirecek kadar vahim olmadığını, ancak devletlerin salgını fırsata çevirerek kalıcı bir istisna hali yaratmaya çalıştıklarını öne sürüyor. Her ne kadar bu düşünceye katılmasak da değişimin otoriterleşme yönünde olması halinde salgın süresince güvenlik gerekçesi ile insan haklarının sınırlandırılması durumunun normalleşmesi söz konusu olabilecektir. Yine otoriterleşmeye bağlı olarak, dışa kapalı politikaların güdülmesi ile birlikte yabancı ve göçmen düşmanlığının yükselmesi temel insan hakları ihlallerine yol açabilecektir. Bu ihtimaller karşısında, kriz dönemi ve sonrasındaki uygulamaların insan hakları üzerindeki etkilerini titizlikle ele almak, nihayetinde bu süreçten insan hakları anlamında da kazanımlarla ve güçlenmiş olarak çıkmanın yollarını aramak önceliklerimiz arasında olmalıdır.

İçinde bulunduğumuz dönüm noktasında, toplumun ilerlemesi için öncü rol oynayan ekonomi, hukuk ve akademi çevrelerinin bu sürecin getireceği değişimler üzerinde kafa yorması ve mevcut sistemin aksayan ve yetersiz kalan tarafları için ileriye yönelik ve kalıcı alternatifler üretmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Bu çabalar, yalnızca mevcut krizler için değil aynı zamanda ileride karşılaşılacak benzer küresel krizler için de bir yol haritası oluşturacaktır. Bu yazımız da yol haritasına hukuk dünyasından naçizane bir katkı sunma çabasıdır.

 

 

[i] N. Chomsky’nin DiEM25’in internet üzerinden gerçekleştirdiği “Korona virüs sonrası dünya” dizisi kapsamında verdiği söyleşi

[ii] J. Butler’ın 30 Mart 2020’de Verso’da yayınlanan “Capitalism Has Limits” başlıklı yazısı

[iii] G. Agamben’in , 26 Şubat tarihinde “Lo stato d’eccezione provocato da un’emergenza immotivata” adı altında yayımlanan yazısının Türkçe çevirisi terrabayt.com’da yayınlanmıştır.